Bir sandalyenin üç hâli
Kahvehane sandalyesini yeniden çizmek: önce kâğıt, sonra kalıp, en sonunda buhar.

Tire pazarında gördüğümüz sandalyenin yüz yılı vardı belki. Arkalığı iki yerinden onarılmış, oturağı incelmiş; yine de sapasağlam duruyordu. Ustayla önünde biraz durduk. "Bunu bugün kimse böyle bükmez," dedi, "uğraştırır."
Uğraştırıyor. Dişbudak buharı sever ama affetmez: kalıba erken girerse kırılır, geç girerse geri açılır. İlk hafta dört kol kaybettik. Beşincisi kalıptan çıktığında atölyede kimse konuşmadı — kavis, çizimdekinin aynısıydı.
Ağaç keserken değil, beklerken tanınır.

Üç hâl şu: kâğıt üzerindeki çizgi, kalıptaki gerilim, ayaküstü ilk oturuş. Üçü birbirine benzemiyor; sandalye her seferinde biraz daha kendine geliyor.
İlk altılı seri atölyede. Bundan sonrası oturmakla ölçülür: kahvenin başında, uzun masada, bir köşede. Sandalyenin defteri arşivde açık; her prova oraya işleniyor.